Chez Galip’in hikâyesine bu kez yerin altında devam ediyoruz.
Chez Galip’in atölyesinde hikâye, çömlekçi çarkının başında bitmiyor.
Avanos’un toprakla kurduğu ilişkinin, ustalığın ve kuşaktan kuşağa aktarılan çömlekçilik geleneğinin içinde dolaştıktan sonra, bu kez bambaşka bir dünyanın kapısı açılıyor. Atölyenin altına doğru ilerlediğinizde sizi seramiklerden, çömleklerden ve üretim alanlarından oldukça farklı bir görüntü karşılıyor.
Duvarlardan ve tavandan sarkan binlerce saç tutamı…
Yanlarında isimler, küçük notlar, tarihler ve dünyanın farklı yerlerinden buraya ulaşmış insanların bıraktığı izler.
Burası Chez Galip Saç Müzesi.
İlk anda biraz şaşırtıcı, hatta tuhaf gelebilecek bu mekânın içinde vakit geçirdikçe görüntünün kendisinden çok ardındaki fikir dikkat çekmeye başlıyor.
Çünkü burada aslında yalnızca saçlar birikmiyor.
Hikâyeler birikiyor.
Bir hatıra nasıl müzeye dönüşür?
Saç Müzesi’nin ortaya çıkışı da mekânın kendisi kadar sıra dışı bir hikâyeye dayanıyor.
Chez Galip’in 1979 yılında çömlek atölyesi olarak kullandığı mağarada, Fransız bir turistin ziyareti sonrasında başlayan bir aşk hikayesi ile başlar. Kaldığı bir süre sonrası artık ülkesine dönmek zorunda kalan Fransız kadın, kendisini hatırlaması için Cheaz Galip’e bir tutam saçını bırakır. O saçı her gördüğünde hatırlamak için Chez Galip göz önündeki duvara asar. Yazılan mektuplar ve ülkeler arası gidiş gelişlerin zorluğuyla zamanlar geçtikçe durum daha da zorlaşır. İletişim kopar. Mektuplar ulaşmaz olur. Ve herkes kendi hayatına döner.
Ardından atölyeyi ziyarete gelen diğer kadınlar bu saçı görüp hikayesini dinledikten sonra kendilerinden de bir saç tutamı bırakarak yıllar içinde, bugün 2 milyon civarında bir saç müzesine dönüşmesine neden olur. Yıllar sonra tekrar gelen Fransız kadın gözleri dolarak sebep olduğu bu durumu görünce duygulanır ve ağlamaya başlar.
Başlangıçta kişisel bir hatıradan doğan bir durum, zamanla farklı ülkelerden ve farklı dönemlerden ziyaretçilerin kendi istekleri ile bırakılmış binlerce küçük izin arasına kendi izini eklemesiyle müzeye dönüşen bu mağarayı klasik bir müzeden ayıran en önemli özellik beklentisiz kendiliğinden oluşmasıdır.
Bir küratörün belirlediği eserlerden oluşmuyor; insanların gönüllü olarak bıraktıkları küçük parçalarla şekilleniyor. Her ziyaretle biraz daha büyüyor.
Bu nedenle Saç Müzesi’ni yalnızca sergilenen nesneler üzerinden okumak biraz eksik kalıyor.
Chez Galip’in iki farklı dünyası
Beni en çok etkileyen noktalardan biri de birbirinden bu kadar farklı iki hikâyenin yan yana yaşayabilmesi oldu.
Biri üretimin hafızasını, diğeri ziyaretin hafızasını taşıyor.
Aslında ikisinin ortak noktası da aynı:
İz bırakmak.
Çömlekçinin eli toprakta bir iz bırakıyor.
Ziyaretçi ise mekânda kendinden küçük bir iz.
Belki de Chez Galip’in dünyasını bu kadar ilginç yapan şey, bu iki hikâyenin farkında olmadan birbirini tamamlaması.
Son Söz
Bir tutam saç, binlerce hikâye
Chez Galip’ten ayrıldıktan sonra aklımda kalan görüntü yalnızca duvarları kaplayan saçlar olmadı. Daha çok, birbirini hiç tanımayan binlerce insanın aynı yerde küçücük bir iz bırakmış olmasıydı.
Bir insan için belki birkaç dakikalık bir kararın bir mekân için yıllarca büyüyen bir hafızaya dönüşmesi.
İlk bölümde Chez Galip’in dünyasına toprak üzerinden bakmıştık. Bu kez aynı hikâyeye insan üzerinden baktık. Ve ikisinin sonunda da aynı düşünceye ulaşıyoruz:
Bazı şeylerin değeri kusursuz biçimde korunmalarından değil, onlara değer verilerek zaman içinde biriktirdikleri izlerden geliyor. Sizce?